Tuesday, May 20, 2014

Köklerimiz koparsa

Geçen haftasonu memleketim Ankara'ya gittim. Kuzenimin düğününe. Yıllardan, belki 10 yıllardan beri görmediğim akrabalarımı komşularımı gördüm. Konuştuk, çocukları tanıştırdık. Bir zamanlar elinde büyüdüğüm ( gerçek anlamda beni büyüten ) kuzenlerimle hasret giderdim. Herkes yaşlanmış fiziksel olarak ama karakterler aynı. Sanki zaman makinesine girmişiz gibi hepimiz. Hepsiyle birçok hatıram var. Beni ben yapan insanlar. 

İstanbula geldim ve bir hayat mücadelesinde yıllar akıp gitmiş. Ankaraya gitmeye ne zamanımız olmuş ne fırsatımız ne de hevesimiz. Oysa orda kişisel geçmişim yaşıyor. Çocukluğumun geçtiği bu kalabalık aile artık çok uzağımda. Artık İstanbul denilen bu hızlı canavarla çok daha yalnız bir savaş veriyoruz. Oğlum Uzay da benim kadar şanslı olmayacak. 

Sanırım bu göçebe durumumuz da bunla çok ilgili. Dün bir arkadaşım dedi ki "şuralıyım diyebilmek için orda 3 nesil yaşıyor olman lazım". Benim büyükbabam köyden şehir merkezine taşımış aileyi. Babamlarla Ankarada 6 ev ve semt değiştirdik. 1997'de geldiğim İstanbul'da 5 ev ve semt değiştirdim. 

Bu kadar mobil olmak kök salmamızı mı engelliyor? Kendimizi köksüz hissetmemiz, içimizdeki boşluk hissi köklerimizden, akrabalarımızdan, çocukluk arkadaşlarımızdan bu kadar kopmuş olmamızdan olabilir mi?

Eşim bazen şunu söylüyor: "beni yıllardır tanıyan insanların yanında olmak istiyorum" Tekrar kendini anlatmamak, kendini güvende hissetmek...

Köklerimiz koptukça ulu bir çınar olmamız da zor gibi

22 Mayıs 2014

Thursday, May 8, 2014

Sosyal Medya Bagimliligi

6 dakikada bir akilli telefona bakar olmusuz. Bundan daha korkunc bir istatsitik duymadim son zamanlarda. Hayatim boyunca 6 dakikada bir baktigim hicbirsey olmamisti. Eskiden birisi birsey anlattiginda herkes elindeki isi birakip onu dinlerdi. Baska birseyle ugrasmak buyuk saygisizlikti. Bence hala buyuk saygisizlik. Fakat bu saygisizlik o kadar siradanlasti ki tepki veremez olduk. Sen birsey anlatiyorsun, karsidaki ya telefona bakiyor ya tabletine. Konusmanin en heyacanli yerinde telefon caliyor, pardon diyor digeri, derse o da. Kalir mi heves o kiside? yetisir mi aramizdan iyi hikaye anlaticilari. Kucuklugumde buyuklerimiz bize gittikleri filmi bastan sona anlatirlar, tum filmi gormusten beter olurduk. oyle soluksuz dinler, onlar da bunu farkeder oyle usta anlatirlardi filmleri. Peki ya simdi? Birak hikaye anlatmayi konusmaz hale geldik. Masada oturup cep telefonuna bakan insan tipleri. Tum dunyada inanilmaz bir salgin. Anti hareketler soylemler de basladi. "Kafanizi kaldirin" diye kamu afisleri asili NY'un gobeginde. Not available on App store diye cikartmalar cikmis gavur ellerinde, gercek hayati ozendiren. Evet sosyal medyadan kopmak imkansiz. Bence kopmak da gerekmiyor. Cunku hayat orda donuyor. Sadece disipline altina alinmasi gereken bir konu. Nasil mi olur? Bilmiyorum ama aklima gelen en uygulanabilir cozum su gibi: Gunde kac saat sosyal medyada olmak yeterli ve verimli. 1 saat mi? Gun icinde 2 tane yarim saatini sadece buna ayirip onun disinda asla girmeyeceksin. Aksi takdirde onun tutsagi haline gelip, evde saatlerce oyun oynayan cocuklardan bir farkimiz kalmayacak. Ne esimiz ne arkadasimizi dinliyor olacagiz. Daha iyi bir care bulursam bildiririm ama emin oldugum birsey varsa bunun biran once bizim kontrolumuzde hayatimizda yer almasini saglamak.

Eski soylemlerlerle hayat gecmez

- Abi Diyetisyene gidecem - Olm ne diyetisyeni ya hem senin en fazla 5 kilo fazlan var spor yap biraz verirsin hemen - Olm onlar para tuzagindan baska birsey degil - Anne psikologa gidecem - canim ne derdin var anlat acil bana - yok en iyisi cocukluguna donelim uzan simdi koltuga Şakayla karisik bu yorumlar alttan alta sizi tiye almaktadir. Ne gerek var ki? Para tuzagi. Bize gore degil. Oku biraz gitmene gerek yok. Halbuki gelisim icin degisime acik olmak gerekiyor. Yeni fikirlere deneyimlere soylemlere acik olmak lazim. Biz de almis basini klise laflar, fikirler tum hayat bunlarla geciyor. Hani derler ya gundelik hayatini 300 kelime ile idare ediyor. Bazilari da tuttunmus birkac klise/sablon fikre sorgulamiyor. Olusturdugu sıkıcı guvenlik alanindan cikmiyor. Ama bir adim da ileri gidemiyor. Yasamayi mal mulk edinmekden ibaret zannediyor. Tecrube, yasanmislik, kendini gerceklestirmek pek birsey ifade etmiyor. Kisiel gelisimden anladigi CV'sine yazacagi sirketten aldigi birkac egitim. Ya da arkadas geyiklerinden uzak kalmamak icin soyle bir goz attigi to do listlerden olusan kitaplar. Cogu da aklinda kalmiyor o ayri! 1.5 ay once diyetisyene gittim ve ben de kendi kafamdaki onyargilardan, sablonlardan utandim. Birkere karsimdaki kisiyi dinledikce diyetisyen isminin yanlis oldugunu farkettim. Bu kisilere Dogru beslenme uzmani denmeli. Neden mi? cunku yaptiklari is su: size sizin vucudunuzu anlatiyorlar. Vucudunuzun nasil calistigini, bu calisma mekanizmasinin size ozel oldugunu, bu nedenle sizin vucudunuzu taniyip nasil dogru besleneceginizi birbir anlatiyorlar. Nasil bir psikolog sizin kendinizi tanimanizi sagliyorsa bir diyetisyen de sizin kendi vucudunuzu tanimanizi sagliyor. sizi ortalama 70-80 sene tasiyan vucudu. O saglikli olmazsa hicbirsey yapamaz hale geldiginiz vucudu. Bence su onyargi artik cok eskide kalmali: Psikolaga deli, diyetisyene fazla kilolular gider. Tam da bu noktada gelismis insan farki ortaya cikiyor. Sen problem ortaya ciktiktan sonra birseyleri duzeltmeye gitme, problem olusmadan kendini tani ve onlemini al. Ona gore beslen, ona gore iliskilerini kendini konumlandir. Dunya hizla degisiyor. Hayat her gecen gun daha yipratici bir hal aliyor. Sen psikolojini bilmezsen, vucudunu tanimazsan bu sistem cok yakinda senin de yakana yapisir.