Friday, May 22, 2015

Bodrum'da ilk ayımız

Bodrumla ilgili ilk izlenimlerimi Nişantaşında bir cafede oturup yazmak sanırım daha mantıklı. Yaşadıklarımız o kadar yoğun ki içindeyken durup değerlendirmek biraz zor. 

Bodrumdaki yaşantımızda birçok şey kökten değişti. Bizim için öncelik olan temiz havaya kavuştuk. Ben bunu çok önemsiyorum. İstanbul gibi bir şehirde ne kadar zengin olursan ol zehir soluyorsun. Ve hayat standartıysa amaç, temiz hava solumak bence listenin başında gelmeli. Arabanın camını açmak, balkonda kahvaltı edebilmek (çöp kokusu duymadan) bence paha biçilemez. 

Bir diğer konu yaşam tarzımız. Evin içinden çok balkonda,bahçede plajda vakit geçiriyorsun. Hatta sevgili dostum Cevat'ın dediği gibi hava soğuk da olsa dışarda oturma refleksi gösteriyorsun. 

Tabi bu dışarda olma durumu 4 duvar arasına hapsedip sonra da bu çocuk niye çıldırıyor durumundan kurtulmanı da sağlıyor. Bahçedeki küçük bir kum havuzu hem Uzay'ın hem de bizim krallığımızı ilan etmemizi sağladı. Evde herşeyi karıştırıp döken bir çocuğun tek ihtiyacı 1.5mt çapında basit bir kum havuzuymuş meğer. 

Bir başka önceliğimiz ilişkilerdi. İstanbulda  sevdiklerimize ayıramadığımız o çok değerli vaktimizi burda seve seve ayırıyoruz. Acelemiz yok. Anlamsız toplantılar yok. Trafikteki 2 saatte neler yapabileceğimizi burda yaşayarak öğreniyoruz. 

Ama hala bodrumlu olamadık. Arabanın bagajında mayo havlu taşımayı akıl edemiyoruz. Bir yere gitmek denilince istanbul kafasıyla düşünüp gözümüzde gereksiz büyütüyoruz. 

Daha yolun başında olsak bile hergün kendi kendimize iyiki gelmişiz diyip, Pinto'yla çak yapıyoruz. 


Sunday, March 8, 2015

Zincir kıranlar Kalp kırmaz!

Göktürk'e taşınalı sanırım 4 sene kadar oluyor. Buraya ilk yerleştiğimde en büyük motivasyonum Ormana gidip bisiklete binmekti. Fakat ne rota biliyordum, ne de bisikletim vardı. Şansıma yeni ev sahibimiz Cenap Bey sağlam bir bisikletçiydi ve beni ormanla tanıştırdı. En başta asfalttan yaptığımız rotalar zamanla geniş patikalara evrildi. İkiteker denilen grupta Cüneyt Gazioğlu, Selim Şenok gibi arkadaşlarım vardı ama ilk denememizde bizim için 1-2 seviye yukarda olduklarını gördük. Hem de Cenap beyin sevmediği single track denilen dar orman yollarına giriyorlardı. Ormanı öğrendikçe ve performansım arttıkça -ki bunun için haftaiçi kütükevlerde antremanlar yapıyordum- kendime güvenim geldi ve ikitekerle turlara çıkmaya başladım. Bisikletim ve ekipmanım oldukça yetersiz olamasına rağmen bunu hiçbir zaman dert etmediler. 2 grup vardı ve ben bekleyen gruptaydım. Hızlı grup denilen ekip tamamen performans yapan, G4 gibi yarışlara katılan Tolga Şenefe ve tayfasıydı. Benim hedefim Sakin(!) ikitekerle sorunsuz takılmaktı. Bu grup çok eskiydi. Muhabbetler köklüydü. Hiyerarşi kaptanlık statüsü yoktu. Rotalar gayet demokratik belirlenirdi. Kimin ne iş yaptığının Önemi yoktu. Ormanda herkes eşitti.

İkitekerle uzun bir süre bindikten sonra neden Göktürkte bir bisiklet grubumuz yok diye düşünmeye başaldım. Tam bu zamanlarda Yolda Çağatayla karşılaştık (arabayla geçerken) sadece 30 saniye "bisiklete biniyor musun evet " gibilerinden bir muhabbetin ardından Whatsuptan randevulaşmaya başladık. Daha 2. binişimizde grup kalabalıklaşmaya başlamıştı. Spor hocası Volkan, Burak, Osman grubun ilk üyeleriydi. Ardından Orman çıkışı Ömer ve Berkin'le karşılaşmamız. Arkası çorap söküğü gibi geldi.


Zincirkıranlar, biz 40lı yaşlarına gelmiş büyük Çocukların kaçış yeriydi. Burda bisiklet vardı. Burda adrenalin vardı. Burda dostluk vardı. Geyiğin dibi dönüyordu. grubun görünmez kuralları vardı. Küçük atışmalar asla dostluğun önüne geçemedi. Her renge, her sese yer vardı.

Zincirkıranlar, farketmeden hayatımızın önemli bir parçası oldu. Doğallığı, samimiyeti ile bizi içine çekti. Bisiklete binmesek de binenlerin fotoğrafına bakmak keyifliydi. Yeni alınan her bisiklet, ağzımızın suyunu akıtmaya yetiyordu.

Hayat sürprizlerle dolu. Hiç beklemediğiniz anda karşınıza güzellikler çıkarabiliyor. Siz açıksanız, kucaklamak istiyorsanız bunları, hadi bakalım diyor.

Bisikletiyle, arkadaşlığıyla, yaşanılanlarıyla hayatımızın vazgeçilmezi olan bu grup eminim önümüzdeki senelerde büyüyerek devam edecek.

Ve ben de bu ruhu Bodrum'a taşıyacağım. Eminim dostlarım benimle orda yeni rotalarda buluşacaklar.

Zincirleri kırmaya devam edeceğiz, kalpleri kırmadan bu yollarda...

Tuesday, March 3, 2015

Nelerden vazgeçtik.


Yaşınız 40 ve artık aile babası olmuşsunuz. Sorumluluklarınız var. Vücudunuz eskisi kadar fit değil, hatta biraz bel bölgesi simitlenmeye başladı bile.

Gelecekte olmayı planladığınız bir insan vardı. Hani gitar çalan, ya da paten kayan. Motora başlayacaktınız ama çok tehlikeli artık, hem allah korusun çoluk çocuk bu sapık trafikte alınacak risk değil.

Peki ya o görmek istediğin ülke. Hani hep fotoğraflarda gördüğün sırtçantasını yüklenip ucuz hostellerde kalmak da hayal di mi? Şöye bir gece gönlünce eğlenip sabah nerde uyanacağını umursamasan.

Ha bi de yazacağın hikaye vardı. Bu kadar kitabın arasında kim okur benim kitabımı. Hem geçen gün benimkine çok benzeyen bir senaryolu film seyrettim. Pek bir orjinalliği kalmadı.

Geçen gün Pınar'ın çok vurucu bir cümlesi kafama bazı şeyleri dank ettirdi: "Kanser olmadan gidelim bu şehirden". Evet hayatla ilişkimiz hep reaktif. Hayatın değerini bilmek için, ya sağlığımızı kaybedeceğiz, ya da çok değerli bir yakınımızı. Ya da bizi kendimize getirecek bir risk belirmeli ufukta.

Halbuki hiçbirşey için geç kalmış sayılmayız. Şöyle bir kalksak oturduğumuz o "güvenli" koltuktan, silkelensek bir. Napıyorum ulen burda desek kendimize. Dürüst olsak kendimize, tabi biraz da cesur. Ölmedim daha ben, benim hayallerim vardı desek. İçin için yaşamak istediğim bir hayat varda buaradan çok uzaklarda. Başlasak yolculuk hazırlıklarına.


Tozlu raftan alsak tekrar elimize teli kopmuş gitarı. O kadar da zor olmasa gerek sevdiğim 3-5 parçanın akorlarına basmak. Hem sen dememiş miydin "insan bu hayatta en azından 1 enstrüman çalmalı" diye. Ne tutuyor seni? Kimseyi tavlamak zorunda da değilsin, belki çocuğuna ufak bir beste bile yapar, kahraman olursun.



Evet, hayat zor evet geçinmek için çok çalışmalıyız. Ama dünyayı da kurtaramayacağının da farkına var. zaman geçiyor ve hayallerini gerçekleştirmek için hala vaktin var. Hem de daha tecrübelisin artık 20 sene önceki aklı bi karış havadaki haline göre. Planlayıp harekete geçmek yeterli.

Şunu soruyorum bu aralar kendime: insanların yaptıkları işleri ( geçinmek için) çıkarıp geri kalanı ile değerlendirsek nasıl olurdu? Balık mı tutuyorsun, şiir mi yazıyorsun? Hayatın sana dayattığı değil de senin seçimin olanları anlat bana. Yaşadığın şehri sen mi seçtin? en son ne zaman yeni birşey yapmaya başladın?

Hayatı dürt derim ben. Emin ol sana cevap verecektir. Sen yeter ki yaşama bir şans ver.


Monday, January 26, 2015

Uyanık Olmak Lazım

Geçen ay Pınar'la beraber "Organik fuar"ına gittik. Tahmin ettiğim üzere oldukça vasat görünümlü bir fuardı. İçerik olarak da ağırlıklı Balcılar ve pek de albenisi olmayan standlar mevcuttu.

Yine de bir şans verdik ve iyi ki de vermişiz. Amerika'dan Gerçek Organik kozmetik ürünler ithal eden firmanın ortaklarından Bora ile tanıştık. Kendisi bizi organik ürünelerin faydalarından ve diğer ürünlerin tehlikelerinden bahsetti.

Benim aklımda kalan kozmetik ürünlerin vücut tarafından, kılcal damarlar aracılığı ile, %60 oranında direkt olarak emildiği ve kana karıştığı. Bu oran saç derisinde ve koltuk altında %80e çıkıyormuş. Ve çoğu petrol atığından imal edilen kozmetik ürünleri, biz vücudumuza ve tabi çocuğumuzun vücuduna da bilinçsizce sürüyoruz.


Kozmetik ve gıda gibi vücudumuzun birebir maruz kaldığı ürünleri daha çok sorgulamamız gerektiğini daha iyi idrak ettim ve şöyle bir çıkarımda bulundum kendimce.

Türkiye gibi daha geleneksel metodlarla üretim yapan bir ülke bir anda global markaların saldırısına maruz kalıyor. Bunların faydalarını zararlarını ölçebilme yetisi olmadığı gibi, bunların yerel üreticiye vereceği zararı da kestiremiyor. Sonuçta, arkalarındaki devasal sermaye ve pazarlama gücü ile bu markalar, yerelleri öldürüp pazara hakim oluyorlar. Yeri geliyor 5-10 sene zarar bütçeleyebiliyorlar. Bu rekabete dayanamayan ve tabi tüketici tarafından da desteklenmeyen yerel üretici piyasadan çekilmek zorunda kalıyor.

Ardından tüketici bilinçlendikçe, aslında bu global markaların kendilerine verdikleri zararı görmeye başlıyorlar. Fakat eski yöntemlerle üretim yapan zanaatkarları bulamadığı için bir çıkmaza giriyor. Ve yine de herşeye rağmen üretim yapan yerel üretici, ölçek ekonomisinin sonucu olarak daha yüksek maliyetle ürettiği ürünü son tüketiciye ulaştırmaya çalışıyor. Burda bilinçli tüketiciye çok ciddi bir rol düşüyor.

Devlet birçok konuda olduğu gibi bu tip konularda da doğru ve uzun vadeli politikaları üretemiyor ya da çok geç kalıyor. Bakınız kuş gribi adı altında yok olan köy tavuğu / yumurtası. Ya da küçük ve hunharca avlanan balıklar ve son yıllarda çiftlik balıklarına mahkum kalışımız. Örnekler çoğaltılabilir. Hükümet birçok sermaye sahibi lobiyle iyi geçinmek zorunda, bu da onları maalesef halkın iyiliğini ön plana koyan politikalar üretmekten alıkoyuyor. Çözüm bilinçlenmiş halk ve bu halkı örgütleyen STK'larda.

Bunun için daha sorgulamacı olmalıyız. Daha seçici olmalıyız. Harcadığımız her bir liranın hangi sistemi desteklediğini iyi düşünmeliyiz. Gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak bizim harcama tercihlerimize bağlı.

Evet organik olsun, yerel üretici olsun araştırıp desteklemek en doğru yol. Markete gidip en ucuzu almaktansa, organik - yerel pazarlara gidip yerli ve doğalı alın. Varsın 2 lira pahalı olsun. İlerde hastane masrafına vermekten iyidir.

Unutmayalım ki, üreticiler harcanan paraya göre üretim yapmak zorundalar. Biz, sağlıklı olanı, ekolojik olanı, sürdürülebilir olanı tercih edersek, onlar da bunu görecek kendilerine buna göre bir yol çizecekler.