Tuesday, November 18, 2014

TEDx İstanbul 2014 Deneyimim

Bugün Seren sayesinde TEDx'e gittik. Saat 9'da kayıt, 9:30'da başlangıç diyordu program. Kendimi şaşırtmadım ve saat 9:05te ordaydım. Kötü bir kahve ( AVM kapalı olduğu için kuyruğa girip, büfemsi yerde yapılan kahveyi almak zorunda kaldım)ile güne başlagıç yaptım. Aklıma sayıları hızla artan roasterlar geldi. Bu tip organizasyonlarda bence ufak bir stand kurup ( ki tasarım bieanilinde Kronotrop standı mevcut idi) gelenlere en azından iyi kahve sunabilirlerdi.


Benim inancım o yöndedir. Aldığınız artık ürün/hizmet değil sadece DENEYİM. Hal böyle olunca paketin tamamına bakarım. Orda içeri girdiğimden itibaren deneyimim başlamıştır ve kapıda satılan kahve de buna dahildir.


İçerde bir kalabalık gördüm. Pırıl pırıl bir kalabalık. Biraz "Gezi" zamanlarını hatırladım. Yeni fikirlere aç beyinlerle doluydu fuaye alanı.


9:30 da içeri alndık ve program başladı.


İlk olarak hem konuşmacı hem de 1. bölümün moderatörü olan Yunus Erduran vardı sahnede. Bizim kafadan, rahat, esprili bir tarz. İlk konuk olan Seferihisar Belediye Başkanını çağırdı konuşması için.


Tunç Soyer bize Doğadan kopuşumuzu insanlık tarihi çerçevesinde anlattı. Bence konuşmacıların genel yanılgısı seyirci kitlesini biraz hafife alıyor olmalarıydı. Tunç beyde aynı hataya düştü. Zaten ordakiler bu gelişimi ( sanayi devrimi, doğadan kopuş vs) halihazırda bilen bir kitleydi. Onlara anlatılması gereken Yavaş şehir konsepti, bunun İlk uygulası olan Seferihisarda yapılanlar ve geleceğe yönelik planlar olmalıydı. Ama üretilen Mandalinalar Ukraynaya ihraç edildi dediği noktada biz Seren'le koptuk. Ne oldu yerel üretip, yerel tüketime. Hani karbon ayakizi?? bence slowfood ve benzeri felsefelerin daha iyi hazmedilmesi lazım.


Ardından BAÜ İletişim hocası Haluk Gürgen çıktı. İçeriğe girmicem ama burda dikkatimi çeken nokta yeni bir şey söylemiyor olması ve bir hoca olarak çok daha etkili bir sunum tekniğine sahip olması gerekliliğine olan inancım.


ve gelelim asıl Bombaya: Metin Hara. Bu adamı TEDx konuşmacısı yapan kafayı gerçekten merak ettik. DR listesinde çok satan kitap olmak yeterliyse eywallah. Ama tek bildiğim bu Çocuk fazla Amerikan Filmi seyretmiş ve kitaplarının çok satması ile Recep ivedik'in çok seyeredilmesi benim için aynı ölçüt. Tam sunumun sonunda sinirlerimiz boşalmıştı ki ( moderatör bile bağlayamadı), kapıda Polislerin olduğunu öğrendik.


Bizi tekrar araya çıkardılar ve anladık ki içerisi dolduğu için giremeyen 50-60 kişilik bir "biletli" grup var. Ve içeri alınmayınca polisi çağırmışlar. Güler misin ağlar mısın?. Bundan sonra küçük salondan komole büyük salona taşındık. Tabi tüm setuplar da.


Ve tekrar sunumlar başladığında Bunun gönüllü bir organizasyon olduğu ve kusurlarından dolayı çok üzgün olduklarını söyledi Özge Hanım ( kendisi organizasyon komitesinden). Fakat hala anlamadığım satılan bilet ve salon kapsitesi belli. Nasıl böyle ölümcül bir hata yapılır kafam basmıyor. Ayrıca organizasyon gönüllü ama aktivite 125TL. Yani katılanlar 125TL verince doğal olarak paralarının karşılığını talep edecek, bunu Gönüllüyüz ve çok Üzgünüz diye geçiştiremezsin :(
Dediğim gibi, olay sadece konuşmacıları dinlemek değil, hangi şartlarda dinlediğin de öenmli. Tabi Twitter'dan herkes fena yüklenmeye başladı.


2. Bomba 2. Bölümle kendini gösterdi. Yabancı konuşmacılar var ve kulaklık yok. Seren'e çevirecem diye helak oldum. Meğersem Türkçe dinlemek isteyenler İnternet sitesinden kulaklıkları varsa dinleyebiliyorlarmış ??? şaka gibi.


Neyse konuşmacılardan aklımda kalan:


Dave Troy: Şehirlerin twitter konuşmalarına göre haritalarını çıkarıyor. Bize istanbul haritasını gösterdi. Benim çıkardığım, cinsel açlık çeken ciddi bir genç nüfus var ve bunlar ya muhafazak kesime ya da beyaz Türkler denilen gruba geçiş yapacak. Ciddi bir gay grubu var ki bunlar da yeraltına itilecek. Kısaca çıkan özet, Türk toplumunun çok sağlıklı olmadığı. Sağlıklı bir Toplum için, daha fazla görüşen, daha katılımcı, ve daha keşiflere açık bir toplum haline gelmesi gerekiyor bunları dijital dünya için söyledi ama gerçek hayata da rahatlıkla uyarlanabilir)


Markus Lehto: Ev konusunda sadece ekonomik değil, etik ve ekolojik tarafı da düşünülmeli dedi ( kime anlatıyoruz ayrı tabi :) ) Bir kişinin "Değerli / anlamlı ilişki kurabileceği insan sayısı 150. Ortalama 50 dedi. Bunları kurun ve bunlarla kendi adacığınızı oluşturun dedi. Hoş bir bilgi


Kaan Kaybalı: En iyi sunum kesinlikle Kaan'dı . Mesajını açık ve eğlenceli bir dille verdi. Momemtum konusu doğru işleyen 2 kişiden biriydi. Kısaca kardeşim hareketin yönü vardır. Hayattta çıkış olduğu gibi iniş da olacaktır ve bunu döndürmek sana kalmıştır. Alkışlar bu genç girişimciye.


Bu arada Seren'in tesbiti iyiydi. Kendi hikayesini anlatanlar daha hakimler. Ve tabi daha ilginç


Ersin karabulut: Mesajı net. İletişim için zaman ayırın. Zaten zor anlaşıyoruz, bir de kısaltmalarla bu iyice imkansız hale geldi. Sunum şekli ve kendini iafdesi TED'e yakışır cinstendi. Bir de Slaytları nasıl değiştirceklerini birisi bu kişilere nalatabilseydi çok iyi olacaktı.


45 dakikalık ara olacağı ve bu arada Nil Karaibrahimgille söylesşi olduğu ananonsu geldi. Çıktık ama Nil var Ses yok! Kimsenin aklına oraya ufak bir ses sistemi koymak gelmemiş. Herkes dudak okudu :(


ve son bölümde Özge çıktı Sahneye. Malesef Seyirciyi ciddi anlamda irite etti. Kullandığı gereksiz ingilizce kelimelerle ( hani o kelimenin Türkçe karşılığı yoktur anlarım ama translator ne?) , anlamsız çıkışları ile. Hele Duygu'nun 20 dakikalık sunumu ( ki mesajı gayet netti: hayal engelli olmayın) sonunda - Duygu burda seni izleyenlere vermek istediğin mesaj var mı? Nasıl ayni zaten 20 dakika boyunca mesajını vermiş??



Allahtan Talat Hoca çıktı da son ama en iyi konuşmalardan birisini yaparak güne güzel bir nokta koydu. Hayatımızın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu ve An'larımızı iyi yaşamak için harekete geçememiz gerektiğini vurucu ve eğlenceli bir dille anlattı.


Uzun bir gün. Sonuçta bir TED konuşması. Ama çok daha iyi yapılabilir miydi? Kesinlikle!!


Birkaç fikir: ( belki seneye kullanılır )


- Konuşmacılar daha iyi seçilmeli ( Metin hara ??).

- Konuşmacılara Konu iyi anlatılmalı. Konuşmaları elden geçirilip, gerekirse müdahele edilmeli. ( Bahar ne yaptığını anlattı ama zayıf bir sunumdu. Daha vurucu bir mesaj ve sunum olsa malzeme çok zengin. Supervizyona ihtiyacı vardı.)

- Konuşmacıların kitapları / ürünleri varsa arada satılmalı

- TED konuşmasına 125TL verip gelen kitle değerli bir kitle. Burger king yerine daha kaliteli bir yemeği hak ediyorlar ( ki onu da çoğu yiyemedi)

- Bence gönüllülerin yanına Progesyonel yardım alınabilir. ( sonuçta ortada bir bütçe var)

- Aralarda ekranda Sponsorlara yarayacak 1 -2 saatlik süre var. Burda onlara yer verilerek bütçe yaratılabilir.


http://www.tedxistanbul.com/





18 Kasım 2014


Tuesday, May 20, 2014

Köklerimiz koparsa

Geçen haftasonu memleketim Ankara'ya gittim. Kuzenimin düğününe. Yıllardan, belki 10 yıllardan beri görmediğim akrabalarımı komşularımı gördüm. Konuştuk, çocukları tanıştırdık. Bir zamanlar elinde büyüdüğüm ( gerçek anlamda beni büyüten ) kuzenlerimle hasret giderdim. Herkes yaşlanmış fiziksel olarak ama karakterler aynı. Sanki zaman makinesine girmişiz gibi hepimiz. Hepsiyle birçok hatıram var. Beni ben yapan insanlar. 

İstanbula geldim ve bir hayat mücadelesinde yıllar akıp gitmiş. Ankaraya gitmeye ne zamanımız olmuş ne fırsatımız ne de hevesimiz. Oysa orda kişisel geçmişim yaşıyor. Çocukluğumun geçtiği bu kalabalık aile artık çok uzağımda. Artık İstanbul denilen bu hızlı canavarla çok daha yalnız bir savaş veriyoruz. Oğlum Uzay da benim kadar şanslı olmayacak. 

Sanırım bu göçebe durumumuz da bunla çok ilgili. Dün bir arkadaşım dedi ki "şuralıyım diyebilmek için orda 3 nesil yaşıyor olman lazım". Benim büyükbabam köyden şehir merkezine taşımış aileyi. Babamlarla Ankarada 6 ev ve semt değiştirdik. 1997'de geldiğim İstanbul'da 5 ev ve semt değiştirdim. 

Bu kadar mobil olmak kök salmamızı mı engelliyor? Kendimizi köksüz hissetmemiz, içimizdeki boşluk hissi köklerimizden, akrabalarımızdan, çocukluk arkadaşlarımızdan bu kadar kopmuş olmamızdan olabilir mi?

Eşim bazen şunu söylüyor: "beni yıllardır tanıyan insanların yanında olmak istiyorum" Tekrar kendini anlatmamak, kendini güvende hissetmek...

Köklerimiz koptukça ulu bir çınar olmamız da zor gibi

22 Mayıs 2014

Thursday, May 8, 2014

Sosyal Medya Bagimliligi

6 dakikada bir akilli telefona bakar olmusuz. Bundan daha korkunc bir istatsitik duymadim son zamanlarda. Hayatim boyunca 6 dakikada bir baktigim hicbirsey olmamisti. Eskiden birisi birsey anlattiginda herkes elindeki isi birakip onu dinlerdi. Baska birseyle ugrasmak buyuk saygisizlikti. Bence hala buyuk saygisizlik. Fakat bu saygisizlik o kadar siradanlasti ki tepki veremez olduk. Sen birsey anlatiyorsun, karsidaki ya telefona bakiyor ya tabletine. Konusmanin en heyacanli yerinde telefon caliyor, pardon diyor digeri, derse o da. Kalir mi heves o kiside? yetisir mi aramizdan iyi hikaye anlaticilari. Kucuklugumde buyuklerimiz bize gittikleri filmi bastan sona anlatirlar, tum filmi gormusten beter olurduk. oyle soluksuz dinler, onlar da bunu farkeder oyle usta anlatirlardi filmleri. Peki ya simdi? Birak hikaye anlatmayi konusmaz hale geldik. Masada oturup cep telefonuna bakan insan tipleri. Tum dunyada inanilmaz bir salgin. Anti hareketler soylemler de basladi. "Kafanizi kaldirin" diye kamu afisleri asili NY'un gobeginde. Not available on App store diye cikartmalar cikmis gavur ellerinde, gercek hayati ozendiren. Evet sosyal medyadan kopmak imkansiz. Bence kopmak da gerekmiyor. Cunku hayat orda donuyor. Sadece disipline altina alinmasi gereken bir konu. Nasil mi olur? Bilmiyorum ama aklima gelen en uygulanabilir cozum su gibi: Gunde kac saat sosyal medyada olmak yeterli ve verimli. 1 saat mi? Gun icinde 2 tane yarim saatini sadece buna ayirip onun disinda asla girmeyeceksin. Aksi takdirde onun tutsagi haline gelip, evde saatlerce oyun oynayan cocuklardan bir farkimiz kalmayacak. Ne esimiz ne arkadasimizi dinliyor olacagiz. Daha iyi bir care bulursam bildiririm ama emin oldugum birsey varsa bunun biran once bizim kontrolumuzde hayatimizda yer almasini saglamak.

Eski soylemlerlerle hayat gecmez

- Abi Diyetisyene gidecem - Olm ne diyetisyeni ya hem senin en fazla 5 kilo fazlan var spor yap biraz verirsin hemen - Olm onlar para tuzagindan baska birsey degil - Anne psikologa gidecem - canim ne derdin var anlat acil bana - yok en iyisi cocukluguna donelim uzan simdi koltuga Şakayla karisik bu yorumlar alttan alta sizi tiye almaktadir. Ne gerek var ki? Para tuzagi. Bize gore degil. Oku biraz gitmene gerek yok. Halbuki gelisim icin degisime acik olmak gerekiyor. Yeni fikirlere deneyimlere soylemlere acik olmak lazim. Biz de almis basini klise laflar, fikirler tum hayat bunlarla geciyor. Hani derler ya gundelik hayatini 300 kelime ile idare ediyor. Bazilari da tuttunmus birkac klise/sablon fikre sorgulamiyor. Olusturdugu sıkıcı guvenlik alanindan cikmiyor. Ama bir adim da ileri gidemiyor. Yasamayi mal mulk edinmekden ibaret zannediyor. Tecrube, yasanmislik, kendini gerceklestirmek pek birsey ifade etmiyor. Kisiel gelisimden anladigi CV'sine yazacagi sirketten aldigi birkac egitim. Ya da arkadas geyiklerinden uzak kalmamak icin soyle bir goz attigi to do listlerden olusan kitaplar. Cogu da aklinda kalmiyor o ayri! 1.5 ay once diyetisyene gittim ve ben de kendi kafamdaki onyargilardan, sablonlardan utandim. Birkere karsimdaki kisiyi dinledikce diyetisyen isminin yanlis oldugunu farkettim. Bu kisilere Dogru beslenme uzmani denmeli. Neden mi? cunku yaptiklari is su: size sizin vucudunuzu anlatiyorlar. Vucudunuzun nasil calistigini, bu calisma mekanizmasinin size ozel oldugunu, bu nedenle sizin vucudunuzu taniyip nasil dogru besleneceginizi birbir anlatiyorlar. Nasil bir psikolog sizin kendinizi tanimanizi sagliyorsa bir diyetisyen de sizin kendi vucudunuzu tanimanizi sagliyor. sizi ortalama 70-80 sene tasiyan vucudu. O saglikli olmazsa hicbirsey yapamaz hale geldiginiz vucudu. Bence su onyargi artik cok eskide kalmali: Psikolaga deli, diyetisyene fazla kilolular gider. Tam da bu noktada gelismis insan farki ortaya cikiyor. Sen problem ortaya ciktiktan sonra birseyleri duzeltmeye gitme, problem olusmadan kendini tani ve onlemini al. Ona gore beslen, ona gore iliskilerini kendini konumlandir. Dunya hizla degisiyor. Hayat her gecen gun daha yipratici bir hal aliyor. Sen psikolojini bilmezsen, vucudunu tanimazsan bu sistem cok yakinda senin de yakana yapisir.

Thursday, April 24, 2014

NY Çıkarımlarım I

Bu bir haftalık NY gezisinin bende bıraktıkları neler:

- Büyük şehirde yaşamak
Büyük şehirde yaşamanın artıları ve eksikeri vardır. İnsan para kazanmak, kariyer yapmak büyük şehrin sunduğu imkanlardan faydalanmak için burada yaşar. Buranın stresi, trafiği , pahalılığı başka türlü çekilmez. Büyük kazanıp büyük harcanır burada. Evde değil dışardadır hayat. Yalnızsındır ve sosyaleşmek için dışardasındır. Network kariyer için vazgeçilmezdir. NY herdaim canlı. Her türlü mekan , her çeşit event insan dolu. Aklınıza bir fikir mi geldi, duyurun insanlar gelsin. Brooklynde pazar günü club haline gelmiş kilise gördük. Absürd ama içerisi şık giyinip sabah sabah gelmiş insan doluydu. Bu ekonomi ve katılım sanatı da canlandırıyor, ekonomiyi de. Ve bu canlılık çeşitliliğe dönüşüyor. Çelitlilik de insanları bu şehre çekiyor. Ny bir dünya markası oluyor sonuçta. 

Diğer tarafta İstanbula bakıyorum. Büyük şehir. Ama büyüklüğün getireceği artılar yok. Ekonomi kısır. İnsanlar fotokopi. Para harcaması gereken kesim, ev taksidine girmiş evde Muhteşem yüzyıl seyrediyor. Ny'da iyi restoranların önünde her akşam kuyruk olurken İstanbul'da haftasonları iş yaparak dönmeye çalışıyor çok yetenekli şeflerin yerleri. Farklı eventler fatklı etkinliklere katılım sınırlı. Herkes sıkılıyor, farklı birşeyler lazım diyor ama kimse kıçını kaldırmıyor. Spor yapmıyor, sergiye gitmiyor vs vs. Ne yapıyor? Fb maçı seyrediyor, dizi izliyor, rakı balık ve pazar kahvaltısı. Tamam şehirde bazı şeylere pek müsait değil ama biz kıçımızı kaldırmadığımız sürece bu kısırlık devam edip gidecek. 

Dizi seyredip ev taksidi ödemekse hayatın amacı , istanbuldan daha rahat yaşanacak 80 şehir mevcut bu ülkede. En azından 3 saat trafikte vakit kaybetmeyip daha çok dizi izleyebilirsiniz!


NY 2014 nisan - II

2. Gün amacım şu alışveriş olayını aradan çıkarmaktı. Sabah yakınlardaki City bakery'de güzel bir kahvaltı, Sinanlarla sabah buluşması iyi gelmişti. Başka bir ülkeye gittimi idrak edebilmek için 1 gece uyuyup orada uyanmam gerekiyor. Kendime gelmiştim. Gerçi boynum ağrıyordu ama keyfim yerindeydi. 


Ardından sinanlar new jersey walmart biz de woodbury yollarına düştük. Nyun göbeğindeki otobüs terminalinden ptobüse atlayıp 1 saatlik bir yolculuğun ardından bu alışveriş cennetine vardık. Mete ve Ertu o kadar çok anlatmıştı ki herşeyi biliyordum. Ne alacağını bilerek gitmem de avantaj olmuştu. Yaklaşık 5 saatte burayı bitirip elimizde poşetlerle evin yolunu tuttuk. Siz siz olun woodburye giderseniz:

- girişteki indirim kuponlarının olduğu kitapçıktan alın
- gitmeden alacağınız ürünlerin fiyatlarını araştırın, bazı yerlerde çok da indirim olmuyor
-çok alışveriş yapacaksanız çin mahallesinden valiz alıp gidin

Akşam eve varmak uzun sürünce konsere yetişmek için evden fırladık. İlk durak La menşeili Umami burgeri deneyip ordan metroyla konsere gitmekti plan. Umaminin önünde yaklaşık 15 kişilik kuyruğu görünce take away almaya karar verdik. Barda takılıp takeawayden vazgeçtik ve aykta 2 burgeri ve patates kızartmasını yuvarladık 


Metroya atlayıp 8deki konsere yetiştik. Meğer grup 10da çıkacakmış ve önden Finished tickets ve Mister Wives adlı 2 grubu dinledik. 2side çok iyiydi ve günlerden çarşamba olmasına rağmen mekan doluydu. Zaten Ny'da her akşam heryer doluydu. Bunu anlamıştık 2. günde :)




New york gezimiz 2014 Nisan - I

İstanbul'un kışı ağır geçer. Hele ki 2013 haziran ayından beri bu ülke bizim gibilerin üstüne kabus gibi çöktü. İşte bu insanı içine bataklık gibi çeken gündemden ortamdan kopmanın, bir mola vermenin , az da olda bir nefes almanın yolu napıp edip kapağı yurtdışına atmak. Kabul etsek de etmesek de bu ülke bizim vizyonumuzu daraltıyor, yaşama sevincimizi azaltıyor. Bizi kendisiyle öyle meşgul ediyor ki başka birşey düşünme yaratma fırsatı bırakmıyor. İşte NY gezisi fikri böyle çıktı. 1 haftalık kaçamak, mola!

Önce 2 ay önceden biletler alındı, sıbea airbnb'den ev araştırıldı. Artık otelde kalmaktansa bir lokal gibi yaşama fikri daha sıcak geliyor. Hem yasal olmaması da beni çekiyor :)

Ardından kendimize suç ortağı aramaya geldi. Önce Ertu ve Seraya sorduk ama kuzenleri gelecekti. Ertunun içi gitti ama herşeyde bir hayır vardır. Daha sonra Nilay ve Sinana sordum. Sinanın gözü parladı. Daha sonraki günlerde Nilayın iş durumu da müsait olunca okeylediker ve bize yakın bir ev ve aynı uçaktan bilet ayarladılar. 


ilk günler soğuk ama güneşli bir hava hakimdi şehre. Sinanla ikimiz dersimize iyi çalışmıştık. Kızlar programı tamamen bize bıraktılar. 

1. Gün

Hemen yakınımızdaki 5th avenuedan yukarı önce eisenberg sandwich ardından birch coffee. 


Daha sonra 42. Cadde tarafına doğru dağılıp biraz mağaza gezmece. Hepimiz hafif dizzy idik ama dolaşmak iyi geliyordu. İlk günün akşam yemeği Breslin dining and pub denilen Ace otelin girişindeki gastropub'daydı. Kuzu burgeri ile meşhur olan yerin girişi pub arkası restoran şeklindeydi. Önce 2 güzel bira yuvarlayıp iş çıkışı takılan newyorkerları seyrettik. Buranın nüfusu tam beyaz yakalı 25-40 tiplerdi. Gayey bakımlı, mutlu yada mutsuz diyemeyeceğimiz ama halinden memnun bir halleri vardı. 

Güzel yemeğin ardından evlere dağıldık. 

Saturday, April 5, 2014

Yalnızlık

Bu aralar en sık karşıma çıkan ya da algıda seçicilik derseniz de en çok çıkarımda karşıma çıkan sorun yalnızlık. 

Son günlerde seyrettiğim harika bir dizi var : True detective.
25 sene önce Amerika'daki bir cinayet üzerine senaryo. Ama benim burda dikkatimi çeken kahramanlarımızın yalnızlığı. Kahramanlar o kadar tek başına hayat kurmuşlar ki tutunacakları tek dal işleri kalmış. Hatta bir sahnede biri diğerine eşiyle olan probleminden bahsetmeye kalkıyor diğeri hemen onu susturup bunun onu hiç ilgilendirmediğini ve dinlemek istemediğini söylüyor

Amerika dünyanın lideri. Eşittir kapitalizmin en vahşi yaşandığı yer. Esasında bizim ve ülkemizin önünde güzel bir örnek. Bireyselleşmiş , rekabetin sonuna kadar yaşandığı ve doğal olarak ekonomik standartların iyi olduğu ülke. Yüksek hayat standartları. Peki bu sistemim bedeli ne? Kaybedene yer yok! Kaybedenler sokakta evsiz. Kaybedenler sistem dışına hızla atılıyor. Kaybetmemek için çok çalışmalı , acımasız olmalısın. Yoksa sokaktasın. 

Yurtdışına gittiğim ülkeler arasında ülke refahıyla mutluluk arasında ters bir orantı gördüm. Belki yanlış bir genelleme Brezilya italya ispanya suriye ( savaş öncesi). Burda insan ilişkileri gelişmiş, belki çok refah içinde değiller ancak "insani " vasıfları çok daha önde. "Tembel Yunanlılar " dediğimiz yerde bile toplumsal dayanışma bir kuzey avrupa ülkesine göre çok daha ilerde. Ama gel gör ki kapitalist sistem bize tembelliğin cezasız kalmayacığını söyletiyor

Peki bizde nasıl durumlar. Şöyle bir kısa kıyaslama yapacam. Küçükken tüm apartmanda 3 tane araba vardı ve 5 aile o  arabalara binerek pazar günleri pikniğe giderdik. Çok keyifliydi . Şimdi mi? Sıkı durun: 4 daireli bir blokta toplam 7 araba 3 motor var. Ve 4 dairedeki kimseyi tanımıyoruz.  Acı ama gerçek.

Dün zekariyaköy'de kaybolan 3.5 yaşındaki Pamir'i aramaya gittik. Tanıştığımız insanlar da bizim gibi komşularını tanımıyorlardı. Ve herkes şu soruyu soruyordu kendine 3.5 yaşındaki bir çocuk evden kaçacak ve kimse görmeyecek?  Mümkün mü? 

Evet mümkün. Çünkü o çocuğu tanımıyoruz ki :( 

Ararken çıkmaz bir sokağa girdik. 3 tane koca duvarlı çok büyük bahçeli ev vardı. Ortak alanları arabaların durduğu ufal bir meydandı. Pınar dedi ki: " burada çingeneler yaşasaydı bu alana kocaman bir masa kurmuş müzik yapıp dans ediyor olurlardı"

Biz mi? Daha büyük evlerde daha lüks evlerde korku içinde ve yalnız hayatlar yaşıyoruz. 

Nereye mi gidişat? True detective seyredin göreceksiniz

Benim hayalim mi? Hergün büyük bir masanın çevresinde dostlarımla oturup hiçbir yere yetişmeden doya doya muhabbet etmek. 

5 Nisan 2014

Thursday, April 3, 2014

Politik çıkarımlarım

- Hirsizlar oylarimizi caldilar! - Bu millet cahil! - Bastir Ankara! Acikcasi bunlar artik bana cok planli ya da dusunulmeden sarfedilen laflar gibi geliyor. Hatta bu laflarla fena kandirildik gibi geliyor. Timeline'da gordugum herkes birbirine ya kiziyor ya akil veriyor ya da gaz getiriyor. Ben kendimle hesaplasiyorum kimseyle degil. Ben de cevremdekiler gibi inanmistim AKP'nin %35'lere dusecegine. Bize hissettirilen(!) "Bir donemin sonuna gelindigi" degil miydi? Hani artik bunca tapeden yolsuzluktan sonra devam edemezlerdi. Hani halk bunu gormemis olamazdi. Noldu? Adam pasalar gibi calisti didindi ve %45 oyunu aldi. Nolur takdir edelim. Bu siyasi basariysa ve basari da calismadan gelmeyen birseyse bir kere AKP, diger tum partileri bilemem ama CHP'den cok calistigi kesin. Kendimden ornek vereyim secim doneminde Karakoy'deki subeme ziyeret 1 kisi etti. AKP meclis uye adayi. Geldi kendini tanitti gitti. CHP mi ? yapmayin allah askina. Sandikta gorev aldi arkadaslarim. Hepsini tebrik ediyorum. Ama bircogu ayni seyi dile getirdi: CHP sandigina sahip cikmiyor, cikanla da ilgilenmiyor. Benim 20 yillik is hayatimda gordugum net bir olay var: Calismayanlar hep bahene uretir! Ve bu secimde de hayatim boyunca oldugu gibi yine CHP'ye oyumu verdim. Ve yine bircok secimde oldugu gibi "istemeye istemeye" verdim. Tum arkadaslarim gibi. Kimsenin icine sinmemisti CHP adayi. Halbuku diger tarafa bakiyorum biraksalar ugruna olecekler, oylesine inaniyorlar. yani inanarak oy veren bir %45. Sunu kabul edelim: 50 yil boyunca bu 3 parti secime girsin sonuc hep ayni cikar. CHP'ye yillardir oy vererek iyilik degil kotuluk yaptigimi farkettim. Cunku parti buyuyemiyor cunku tembel, hevesli degil, beni temsil etmiyor. Olemiyor cunku benim gibi dusunenler oy vererek olmesine de izin vermiyor. Halbuki oy orani %10lara dusse CHP de alir sapkasini dusunur. Veyahut yeni bir Sol olusumun onu acilir. Yani bu dali ne yapip edip budamak gerekiyor. Peki bizim sucumuz yok mu? tabi ki var. Biz apolitize olup sadece kendi kariyerlerimize odaklanmanin sonuclarini yasiyoruz. " politika durust insan isi degildir" diyip uzak dururken, bizi yonetenlerin calip cirpmasina sasiriyoruz. Ulkeyi yonetmekle sirket yonetmek birbirine benziyor. Urunleri satabilmen icin musterini taniman lazim, bu ulkeyi yonetebilmen icin de halkini taniman lazim. Ayirmadan usenmeden. Biz "Beyaz Turkler" , ki boyle olmayi secmedik, halkimizi yakindan gormeyi pek istemeyiz. Onlari anlamayi da pek umursamayiz. Benim halkla en yakin temasim askerlikte oldu. Yemekleri begenmeyip nasil burda 8 ay basedecem diye hayiflanirken karsima 12 aydir askerde olan bir onbasi cikip dedi ki: " abi askerlige bayiliyorum, kac cesit yemek var ben hayatimda bu kadar cesit gormedim dedi" bence Turkiyenin ozeti bu. Gelir dagilimi ve egitim dagilimi ucurumu olan bir ulke. Ve AB grubu diyor ki " kardesim bunlar Ingiltere'de olsa adam istifa eder''Almanya'da sistem bouna izin vermez'. Kendince hakli. Hayati boyunca gordugu Avrupa Amerika sehirlerinin toplami bizim Dogu illerinden fazla. Boyle olunca kendi gercekliginden kopmasi, kendi ulkesinin halkini begenmemesi normal olmaya basliyor. Citasini yukseltmis, vizyonunu genisletmis. Ama unuttugu nokta su: "Bir suru en yavas uyesi kadar hizlidir! :) Biz "Beyaz Turkler" ne kadar gelistirsek de kendimizi, Ulkenin gelismisligi kadar ilerler, ulkenin egitim seviyesi kadar iyi yonetiliriz. Cunku herkesin citasi kendine gore farkli ama sizin icin hic onemli olmayan "duble yol" bir cogunluk icin cok onemli olabilir. Bu onemi anlayan da parsayi kapar :( Peki ne yapmak lazim? Acikcasi Politikaya girmek en mantikli cozum. Ama hayallere dalarak degil. Cunku Politika dedigimiz sey gercekten cok KIRLI! mideniz kaldiramayabilir. Sizi kabul etmeyecektirler. Cunku cok ciddi bir cikar carki calismaktadir parti gozetmeksizin. Bunlari bilerek girilebilir. Tabi aktif politika icin zaman ayirmak gerekir. Cogu zaman para da ayirmak gerekir. Secilmek kolay degil. Ya da inandiginiz partinin faaliyetlerinde calisir destek olursunuz. Hedefinize bagli. Halka inmeniz, onlari tanimaniz, ihtiyaclarini anlamaniz gerekir. Hem Mikro hem Makro boyutta dusunup ulkeyi daha ileri goturecek projeler gelistirmeniz gerekir. Cok okuyup cok arastirmaniz gerekir. Kendi konforlu bolgenizden taviz vermeniz gerekir. Zor gibi gozukse de bundan keyif alacak cok insan taniyorum. Bence Bu ulkede girisimcilik de politika da ozendirilmeli. Ama sanirim bu dogal surec: bizi gibi apolitik neslin cocuklari bayagi poltik olacak gibi gozukuyor ( bkz: gezi parki) 2. Onerim ( tabi kendime, kimseye akil verecek bir durumum yok, verenlerden de haz etmiyorum) egitim. Imkani olan herkes belli bir standarti yakalamissa lukse kacip isin bokunu cikartacagina cocuk okutmali. Egitim seviyemiz artmadigi surece sizlanip durmaya devam ederiz. Imkanimiz el verdigince cocuk okutmaliyiz. Bu sadece para yardimi degil, o cocuklarla vakit gecirerek de egitimlerine katki da bulunmaliyiz. Unutmayin ki bir tarafta hem egitim veren hem de bu arada beyin yikayan bir olusum var. Ve is matematik isi. Uzun vadeli dusunmeyenler bu iste kaybetmeye mahkumdur. Sonucta yasadigimiz surec uzunca zamandir planlanip uygulamaya konulmus bir surecin sonucu. Ve bir gunde de degismeyecek Son olarak inziva. Tum bu isler bos bi bok degismez diyorsaniz cekilin kendi kosenize. Ama TV gazete FB twitter acmak yok. Yoksa kendi kendinizi yersiniz alimallah :) Kalin saglicakla 3 Nisan 2014

Friday, March 28, 2014

Bağımlılıklarım


17 yaşından beri sigara bağımlısıyım. Tam 24 yıldır içiyorum. Hiç denemediysem 40 defa bıarkmayı dene
punkturdan ışın tedavisine, sakızdan banta  hemen hemen her tür tedaviyi denedim. Rekorum 5 ay. Şu an son bırakışımdayım ve 2 aydır hiç içmedim. Her ne kadar çevrem benle dalga geçse de bu illetten kurtulmak için çabalamaktan vazgeçmicem. Çünkü bırakmayı başaranların çoğu da ilk seferde bırakamamışlar. Önemli olan istikrar :)

Bir diğer bağımlılığım ise yemek yemek. Yemek yemek ne zaman ihtiyaç ya da keyfin dışına çıktı da bağımlılık haline geldi bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki aynı sigarayı hınçla içtiğim gibi yemeği de hınçla yiyorum. Doymak ya da keyif almak gibi bahanelerin arkasına sığınarak deli gibi yiyorum. Hele akşam yemeğinden sonra çerezi sonsuz yiyebilirim. Hatta çerezlerin olduğu dolabın önünde yaşayabilirim :) Ya tatlı düşkünlüğüm ? Menü gelince insan ilk tatlıya bakar mı? Çok fena! 

Fakat en dişli bağımlılığım Sosyal medya! Elimden gelse araba kullanırken bile ınstagram ya a da  facebookta dolaşmak istiyorum. İstiyorum ki timeline devamlı yenilensin herkes devamlı yeni şeyler paylaşsın. 3 gün sonra unutacağım fotoğrafları paylaşımları görmek için can atıyorum. Tam bir beyin aburcuburu anlayacağınız! 

Baktığım zaman gördüğüm sahne: hayat kalitemi düşüren bağımlılıklara sahibim.  Ya sağlığımı çalıyor benden ya da zamanımı. Esasında sosyal medya sadece zamanımı değil aynı zamanda yarattığı kaygı ile psikolojimi de bozuyor; kontrol edemediğim birçok konuda gereksiz uyarıp endişelenmeme, hayat hakkında kötümser olmama yol açıyor. 

41 yaşındayım ve nasıl bir hayat yaşamak istediğimi biliyorum. Ve bu hayatta beni aşağı çeken bağımlılıklara yer yok. Peki ben ne yapıyorum?Bu sefer kararlıyım. Dediğim gibi 2 aydır sigara içmiyorum ve çok keyfim yerinde. Aklıma pek gelmiyor ve sigarasız hayatın avantajlarını hergün hissedip halime şükrediyorum

Yemek konusuna gelince burda önyargımı yıkıp ( biraz da Pınar'ın zorlamasıyla) diyetisyene gittim. Ve kendi vücudumun nasıl işlediğini anlayıp nasıl daha doğru beslenirim onu öğrendim. Ve 2 haftada 2 kilo verdim.  Ama daha önemlisi doğru beslenme ile gün içinde enerjim hiç düşmüyor!

Gelelim son bağımlılığımıza: henüz bunla ilgili tam olarak çözüm bulamadım ancak araştırmalarım devam ediyor. Önerilere de açığım.


Tabi şunun farkındayım; tüm bu "hınç " ya da " sakinleşme " çabaları yaşadığımız yıpratıcı İstanbul hayatının sonucu. Temeldeki bu problemi çözmek de planlarım arasında :)

Ancak şunu iyi biliyorum ki sızlanıp durmak bana göre değil ve zaman geçiyor. Sızlanıp duran Bülenti ve arkadaşlarımı yeterince dinledim. Şimdi harekete geçme zamanı :)
Size de tavsiye ederim

28.03.2014

Thursday, March 6, 2014

BURGER SAVAŞLARI - I

- Gazetedeki haberlerden moralim bozuluyor
- sosyal medyada da aynı şeyler. Hep kötü haberler hiç mi iyi birşey olmuyor bu memlekette? 

İşin doğrusu güzel şeyleri yaparsak biz yapacağız. Zamanında Ertuğ ile beraber bize ilham veren insanların hikayelerin peşinden giderdik. Hayatımızın akışını değiştirecek kadar etkilenirdik "beach" ya da "fight club" gibi filmlerden. 

Tüm bu düşüncelerin içerisinde kendi halinde bir burgerci olarak ne yapabilirdik ki insanları hayatın o zalim baskısından birkaç saatliğine de olsa kaçırabilsek. Benim insanların hayalindeki burgerleri yazma planım hep vardı. Ama Pınar ve Sinan ben de bunu bir evente dönüştürme fikrini doğurdu. 

Ben evde bi burger yapıyorum arkadaşlar parmaklarını yiyor diyen 4 iddialı adamı bulmak hiç de zor olmadı. 

Jüri olmaksa daha da bir hayalimizmiş. 4 yarışmacıyı 9 jüri değerlendirdi. 

Harika burgerler, puanlar,  kazanana ödüller derken keyifli bir yarışma oldu.  


Sanırım insanları maskelerinden arındırıp, onlara güzel vakit geçirtebilmek benim en büyük keyiflerimden :)

Hayata "EĞLENCE" katmak

Bu sabah şans eseri saat 6:30da uyandım ve Oscar töreninin son 3 ama en önemli olan 3ünü izleme fırsatım oldu. Oscarlar eğlence sektörünün tüm dünyadaki en önemli en prestijli eventi. Ve buna yakışacak bir ihtişam, mükemmel bir organizasyon ve milyarlarca izleyici.

 Hayatın garip bir cilvesi; aynı günün akşamı bir aday olarak İstanbul yeme içme sektörünün bir-iki ödül töreninden biri olan Timeout yeme içme ödül törenine katıldım. Sonuçta İstanbulun hatırı sayılır restoran cafe bar tarzı yerlerin sahip/işletmecilerinin olduğu bir ortam. Beklentilerimiz eğlenceli bir akşam geçireceğimiz yönünde. Sonuçta içinde bulunduğumuz sektör "eğlence" sektörü ve bunla ilgili ödül töreninin de doğal olarak eğlenceli olması gerekir diye düşünüyoruz.

 Ancak sonuç tam bir fiyasko! Ne organizasyonu yapanların ne de katılanların eğlenmeye niyeti var. Herkes görev gibi biraraya gelmiş ve bitsede gitse havası ortama hakim. Ne sunucu da bir coşku var ne ödül alanların konuşmasında bir espri. Bunun bütçeyle alakası felan yok. İnsanımızın eğlence anlayışı dj çağır 3 tane hostes kız tutmaktan ibaret olumca böyle oluyor. Hal böyle olunca da eğlence sektörüne yön verenler sıkıcı bir geceye hep beraber imza atmış oluyorlar!

Hayır sadece para kazanmak ya da statü kazanmaktan ibaret değildir. Yaşadığımız anlara "eğlenceyi" katamazsak ne iş ne özel hayatımız çekilmez olur. Zaren bu garip ülkede zor bir hayat yaşıyoruz. Ne olur ki araya bir espri katsak, biraz yaratıcılık göstersek.

Siz siz olun birgün öleceğinizi unutmayın ve şu 3 günlük dünyada biraz gülümsemenin en değerli şey olduğunu hep aklınızda tutun.